Zamansız Bir İllüzyon: Dogmanın Kıskacında Varoluş ve Cadı Kazanı’nın Tarihsel Tekerrürü


Perdeler Arasında
Yazar: Zeki Oğuzhan Yılmaz
Zamansız Bir İllüzyon: Dogmanın Kıskacında Varoluş ve Cadı Kazanı’nın Tarihsel Tekerrürü
Tarih, ileriye doğru düz bir çizgide ilerleyen kronolojik bir süreç midir, yoksa kendisini sürekli yenileyen kısırdöngüler matrisi mi? Arthur Miller’ın Cadı Kazanı (The Crucible) eserini her elime aldığımda ya da sahne üzerine bir metin olarak koyup dramaturjik çözümlemesine girdiğimde, insanlığın trajik yanılgısıyla bir kez daha yüzleşiyorum: Çağlar, mimariler ve teknolojiler değişiyor; ancak dogmanın insan ruhunda yarattığı baskısal devinim ve toplumsal cinnet biçimleri milim sapmadan varlığını koruyor.
Miller, 1692 Salem cadı mahkemelerini anlatırken aslında kendi döneminin —1950’ler Amerika’sının McCarthyci "Kızıl Panik" mantığının— bir anatomisini çıkarıyordu. Fakat metni 17. yüzyıldan 20. yüzyıla, oradan da içinde bulunduğumuz 21. yüzyılın dünyasına taşıdığımızda gördüğümüz şey, bunun basit bir tarihsel uyarlama olmadığıdır. Bu, insan doğasının sistemik dogmayla kurduğu hastalıklı ilişkinin varoluşsal bir x-ray görüntüsüdür.
Dogmanın Mimarisi ve Varoluşsal Çatışma
Bir inanç, bir fikir ya da bir doktrin ne zaman dogmaya dönüşür? Kendi hakikatini mutlaklaştırıp, bireyin kendi özgün varoluşunu sorgulama hakkını elinden aldığı an.
Salem’de bu dogma "püritan ahlak ve şeytan korkusu" kılığındaydı; 1950’lerde "komünizm tehdidi"; günümüzde ise dijitalleşen dünyada yankı odalarıyla beslenen, kutuplaştırıcı yeni nesil ideolojik kitleselleşmeler ve görünmez lincin egemenliğidir.
Cadı Kazanı’ndaki temel varoluşsal çatışma tam da bu noktada filizlenir. Birey, kendi içsel hakikati ile otoritenin dayattığı kurgusal hakikat arasında bir seçim yapmaya zorlanır. John Proctor’ın trajedisi tam olarak budur: Ya hayatını kurtarmak için sisteme uyup yalan bir itirafta bulunacak (kendi varoluşunu mantıksal ve ahlaki olarak yok edecek) ya da kendi adı ve özsaygısı uğruna darağacına yürüyecektir. Proctor’ın "Adımı bana bırakın! Başka adımla yaşayamam!" çığlığı, felsefi anlamda varoluşun özden önce geldiğinin değil, özün lekelenmektense yok oluşunun kabul edildiği bir kırılma anıdır.
Sahnedeki Baskısal Devinim: Karakterden Oyuncuya Geçen Ağırlık
Bir tiyatro adamı ve drama uygulayıcısı olarak beni bu metinde asıl sarsan şey, dogmanın yarattığı bu baskının sadece kağıt üzerindeki kurgusal karakterlerle sınırlı kalmamasıdır.
Dogmanın yarattığı alan, baskısal bir devinim üretir. Bu devinim; korkunun, şüphenin ve paranoyanın dairesel olarak sürekli ivme kazanmasıdır. Abigail Williams’ın başlattığı hysteria dalgası, mahkeme heyetinin (Judge Danforth) yetki hırsıyla birleşir ve tüm kasabayı içine çeken bir kara deliğe dönüşür.
Bu baskısal devinim sahneye aktarıldığında, oyuncunun bedeninde ve psikolojisinde somatic bir ağırlığa dönüşür:
Karakter düzeyinde: Birey, dogmanın baskısıyla kendi bedenine ve zihnine yabancılaşır. Sürekli bir gözetlenme ve yargılanma hissi, içsel eylemi felç eder.
Oyuncu düzeyinde: Bu metni sahnede yaşatan beden, tarihin ve kurgunun üst üste binen kolektif travmasını taşımak zorundadır. Sahnedeki her duruş, her nefes kontrolü, dogmanın o insanı nefessiz bırakan klostrofobik atmosferini izleyiciye aktaracak bir gerilimi barındırır. Oyuncu, sadece bir hikayeyi anlatmaz; yüzyıllardır tekrarlanan o kitlesel cinnetin fiziksel tezahürünü kendi bedeninde deneyimler.
Yüz Yıllık Periyotlar ve Çağ Geçişlerindeki Tekerrür
Tarihsel sürece felsefi bir mesafeden baktığımızda, her yüzyılda veya radikal çağ geçişlerinde insanlığın aynı illüzyona düştüğünü gözlemliyoruz:
17. Yüzyıl (1690'lar): Dinsel dogmatizm, bilimsel ve rasyonel aydınlanmanın henüz emekleme aşamasında olduğu bir dönemde toplumsal denetimi "korku" üzerinden sağladı.
18. ve 19. Yüzyıl: Sanayi Devrimi ve ulus-devletleşme süreçlerinde, bu kez "düzen ve ötekileştirme" kılığındaki siyasi dogmalar kitleleri baskı altına aldı.
20. Yüzyıl (1950'ler): İdeolojik kamplaşmalar, Soğuk Savaş paranoyası ve McCarthy dönemi "cadı avları" meşhur sahneleri tarihe yazdı.
21. Yüzyıl (Günümüz): Yüz yıl önceki olayların biçim değiştirerek modern dünyada yeniden hortladığına şahit oluyoruz.
Günümüzde yargılamalar artık ahşap mahkeme salonlarında veya engizisyon kurullarında yapılmıyor. Günümüzün cadı kazanları dijital mecralarda, sosyal medya linç kültürlerinde ve algoritmik kutuplaşmalarda kaynatılıyor. İnsanlar yine sorgulanmadan, kendilerini savunma hakkı verilmeden, toplumsal vicdan adı altında kurulan görünmez mahkemelerde "öteki" ilan edilip aforoz ediliyor.
100 yıl önce bir cadı işareti arayan zihniyet ile bugün kendi kalıplarına uymayan her düşünceyi anında yaftalayıp yok etmeye çalışan zihniyet arasında özde hiçbir fark yoktur. Araçlar değişmiş, insan aynı kalmıştır.
Son Söz: Adımızı ve Hakikatimizi Korumak
Arthur Miller’ın bize bıraktığı en büyük miras, dogmanın sadece güçlü otoriter figürlerden ibaret olmadığını, asıl gücünü sessiz kalan, korkan ve uyum sağlayan kitlelerin suç ortaklığından aldığını göstermesidir.
Bugün, yüz yıl öncenin gölgeleri arasında yürürken tiyatronun ve sanatın üstlendiği sorumluluk her zamankinden daha hayati. Sanat; dogmanın yarattığı o yapay hakikatleri sarsmak, insana kendi varoluşsal sorumluluğunu ve vicdani özgürlüğünü hatırlatmak zorundadır.
John Proctor’ın dar ağacında bıraktığı o yankı, bugün hâlâ kulaklarımızda çınlamalı:
Sistemler, yöntemler ve çağlar değişebilir; fakat insanın kendi öz hakikatine ve adına sahip çıkma mücadelesi, cadı kazanları kaynamaya devam ettiği sürece bitmeyecektir.



Yorumlar