Zamanın Ötesindeki Ortak Akıl ve Sahnede Yarım Kalan Soru: Ben Kimim?
Güncelleme tarihi: 23 saat önce

Zamanın Ötesindeki Ortak Akıl: Ben Kimim? | Zeki Oğuzhan Yılmaz
Yazar: Zeki Oğuzhan Yılmaz
Tarih kitaplarını karıştırırken, adını hiç duymadığınız, kitaplarını tek bir satır dahi okumadığınız antik dönem filozoflarının, ozanların veya düşünürlerin yüzyıllar önce sorduğu soruların, birebir kendi zihninizde yankılandığını fark ettiğiniz o an, sarsıcı bir uyanış anıdır. 3000 yıl önce agoralarda yürüyen bir insanın, kriz anlarında gökyüzüne bakıp sorduğu sorularla, bugün modern dünyanın karmaşası içinde yankılanan sesiniz arasında görünmez ama kırılmaz bir akrabalık vardır.
Bu durum, insan aklının ve bilincinin sıradan bir biyolojik tesadüften çok daha derin bir kökene sahip olduğunu düşündürür. Acaba bu bir genetik bilgi aktarımı mıdır? Yoksa insanlık tarihi, zamanın ve mekânın ötesinde akan ortak bir hafıza havuzuna mı sahiptir?
Kolektif Bilinç ve Değişmeyen Dekor
Carl Jung’un "kolektif bilinçdışı" olarak tanımladığı kavram, tam da bu zihinsel sıçramanın karşılığıdır. Nasıl ki doğadaki canlılar hayatta kalma reflekslerini öğrenmeden doğuyorsa, insan zihni de acının, yalnızlığın, adaletsizliğin ve ölüm korkusunun ortak kodlarıyla dünyaya gelir. Biyolojik donanımımız milim oynamamıştır. 3000 yıl önceki insan evreni ne kadar merak ediyor ve korkuyorsa, bugün serin bir Sakarya akşamında pencereden dışarı bakan insan da aynı ürpertiyi hissetmektedir.
Buradaki en ürkütücü gerçek ise şudur: Aradan geçen binlerce yılda dekor değişmiş, insan değişmemiştir. Binalar yükselmiş, teknolojiler hızlanmış, diller çeşitlenmiştir; ancak insanın içindeki hırs, iktidar tutkusu, ötekileştirme arzusu ve "anlam arayışı" milim oynamamıştır. Antik çağdaki kölenin trajedisi neyse, bugünün sahnelerinde oynanan insanlık komedisi de odur. Sadece sahnede giyilen kostümler başkalaşmıştır.
Zamanın Çizgiselliği ve "Yarım Kalmış İşler"
İnsan ömrüne biçilen yetmiş yıllık o kısa parantez, bu devasa soruları çözmek için feci şekilde kısadır. Hayat, insan daha neye uğradığını anlayamadan, tam da en can alıcı soruların ortasındayken biter. Acaba bu düşünce aktarımları, geçmişte yarım kalmış o büyük insanlık davasının, o "dur deme" savaşının bugünkü zihinlerde tamamlanma çabası mıdır?
Bu sorunun peşine düşen biri için zaman, çizgisel bir nehir olmaktan çıkar. Geçmiş, bugün ve gelecek aynı anda var olan devasa bir bilinç okyanusudur. Aristo’nun, Spinoza’nın ya da adını hiç bilmediğimiz kadim bir düşünürün zihninden geçen o hakikat şimşeği, aradan bin yıllar geçse bile uygun frekansı yakalayan bir başka zihinde yeniden çakabilir. Çünkü hakikat esvapsızdır; zamansızdır ve bir kez evrene bırakıldığında silinmez.
Sahnede ve Zihinde "Dur!" Demek
İşte tiyatro sahnesi, tam da bu zamansız sorgulamanın, zihindeki bu bin yıllık yankının ete kemiğe büründüğü yerdir. Tiyatro tarihi boyunca sahnede var olma mücadelesi veren o "öteki" kadınlar (Siranuş’lar, Afife Jale’ler, adı bilinmeyen taşra kumpanyasının emektarları), sadece birer oyun oynamıyorlardı. Onlar; sisteme, zamana, erkin bin yıllardır kurduğu o ezber düzene karşı "Durdurun dünyayı, inecek var!" çığlığı attılar.
Evde kocanın, sokakta mahallenin, devlette polisin baskısına rağmen sahneye çıkmak; 70 yıllık ömrü "hiç kimsenin bam teline dokunmadan ama en keskin hakikatle" sarsarak yaşamanın ta kendisidir.
Sonuç: Delilik Değil, Uyanıklık Hali
Çıkarsız, hilafsız, hiçbir akademik unvanın ya da fildişi kulenin arkasına sığınmadan "Ben kimim, neden buradayım?" diye sormak delilik değil; aksine bu uykudaki çağın en büyük uyanıklık halidir.
Hayat, halledilemeden biten yarım kalmış bir senaryodur belki de. Ancak o senaryoyu sorgulamak, 3000 yıl öncesinin felsefe bayrağını bugüne taşımak ve insanı insan yapan o özü korumak; bu kısa ömrün en onurlu direnişidir. Sahne kapanmamıştır; o sorular sorulmaya, o felsefe bayrağı dalgalanmaya devam edecektir.

Yorumlar